Yazar: admin

Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un Genel İtibariyle Tüketiciye Tanıdığı Haklar

TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDA KANUN'UN GENEL İTİBARİYLE TÜKETİCİYE TANIDIĞI HAKLAR

Avukat Mustafa SONAR Koordinatörlüğünde hazırlanmış olan ve tüketicilerin hak kayıplarına

çözüm yolları arayan çalışmamızı sunmaktayız. Son yıllarda Türkiye’de bir kısım bankaların

oluşturdukları kartel ile tüketicilerin kullanmış oldukları kredilerden almış oldukları fahiş faiz

ve dosya masrafı iadelerine ilişkin husumetlerde de uygulanacak olan hükümleri

içermektedir.

6502 sayılı yeni kanunun amaç başlıklı 1.maddesinde de ifade edildiği üzere kanunun amacı,

ekonomik hayatın güçlü aktörlerine karşı sosyal ve ekonomik yönden zayıf olan tüketicileri

korumaktır. Bu bağlamda kanunun bir yönü de tüketiciye tanıdığı haklardır. Bu çalışmada da

yeni kanunun genel olarak tüketiciye tanıdığı hakları açıklayacağız.Şöyle ki;

-Tüketici Kavramı ve Tüketici İşlemleri:

Kanunun haklar tanıdığı tüketici kimdir? Kanunun tanıdığı bu haklardan kimlerin istifade

edeceğini tespit etmek kanunun uygulama alanı için önem arz eder. Yeni kanunda da

tüketici, mesleki veya ticari olmayan amaçlarla hareket eden gerçek kişi(insanlar) ve tüzel

kişi(dernek, vakıf gibi) olarak tanımlanmıştır. Kanunun tanıdığı hakların parçası olan

tüketicinin bu haklardan istifade edebilmesi için işlem yaptığı tarafın da mesleki veya ticari

amaçlarla hareket eden gerçek veya tüzel kişi olması gerekir. Kanunun uygulama alanı

bakımından önemli olan bir başka husus ise tüketici işlemi kavramıdır. Yeni kanundaki

tanımdan da hareketle tüketici işlemi, mal ve hizmet piyasalarında tüketicinin yaptığı her

türlü hukuki işlem olarak tanımlanabilir. Yeni kanunun tüketici işlemi tanımında getirdiği

önemli bir yenilik, eski kanun döneminde tüketici işlemi olup olmadığı tartışmalı olan vekalet,

eser, taşıma, sigorta, bankacılık sözleşmelerini örneklendirmek suretiyle tüketici sözleşmesi

olarak kabul etmesidir. Yani artık yeni kanun döneminde müvekkilin avukatıyla yaptığı,

hastanın doktoruyla kurduğu vekalet sözleşmesi tüketici sözleşmesi kabul edilecek ve

kanunun uygulama alanında yer alacaktır. Yine yeni kanuna göre, sadece tüketici işlemleri

değil sözleşmenin kurulmasından önceki veya sözleşme sona erdikten sonra tüketiciye

yönelik yapılan uygulamalar da kanun kapsamında yer alacaktır. Bunun önemi ise sözgelimi

bir mağazaya giren tüketicinin henüz alışveriş yapmadan bir zarara uğraması da satış sonrası

hizmetler de kanunun kapsamındadır.

-Tüketici Sözleşmelerine Uygulanacak Genel Esaslar Bakımından Tüketicinin Sahip Olduğu

Haklar:

Burada değineceğim haklar kanunda özel olarak düzenlenmiş olsun veya olmasın tüketicinin

yaptığı her türlü sözleşme için sahip olduğu haklardır. İlk olarak kanunda yazılı şekilde

yapılması öngörülen bütün tüketici sözleşmeleri ve bilgilendirmeler açık,sade ve anlaşılır bir

dilde ve en az on iki punto olacak şekilde satıcı-sağlayıcı tarafından düzenlenecektir. Yanı sıra

sözleşme süresi boyunca sözleşme hükümleri tüketici aleyhine değiştirilemeyecektir.

Uygulamada en çok karşılaşılan sorunlardan biri de tüketiciden sözleşmeye istinaden talep

edilen ek ücret ve masraflardır. Hemen belirtmek gerekir ki tüketicinin kendisine sunulan mal

veya hizmetin kapsamında değerlendirdiği ve sözleşme bedeli olarak ödediği edimler(borcun

konusu) için ek masraf ve ücret talep edilemez. Özellikle kanunda özel olarak düzenlenen

sözleşmeler için satıcı-sağlayıcı tarafından yerine getirileceği tespit edilen edimler için ek

masraf ve ücret talep edilemez. Yanı sıra satıcı-sağlayıcının kendi menfaatleri doğrultusunda

yaptığı masrafları da tüketiciden talep etmesi mümkün değildir. Ancak tüketicinin kendine

sunulan mal ve hizmetin kapsamı dışında kalan değerler için ek ücret ödemesi mümkün olup

bu durum tüketicinin lehine olacaktır. Ek ücret ve masraflara ilişkin kanunda yer alan önemli

bir düzenleme de özellikle bankacılık ve elektronik haberleşme sektöründe sıkça kullanılan

standart tip sözleşmelerin oldukça karmaşık olması hasebiyle talep edilecek ek masraf ve

ücretlerin sözleşmeden ayrı bir ekte gösterilmesinin zorunlu tutulmasıdır.

Düzenleyenin tek yanlı dayatmasıyla tüketiciler ile pazarlık edilmeden tüketici aleyhine olan

sözleşme şartlarına karşı da tüketici kanun tarafından korunmuştur. Gerçekten, günümüzde

alışveriş hayatında mesleki veya ticari faaliyetlerle hareket edenler pek çok sayıda

sözleşmede kullanmak amacıyla standart tip sözleşmeler hazırlamakta ve bunları tüketiciye

sunduğu takdirde de tüketicinin sadece sözleşmeyi kabul etme veya etmeme serbestisi

kalmakta ve sözleşmenin içeriğine etki edememektedir. İşte bu standart tip sözleşmelerde

yer alan, tüketici ile pazarlık edilmeden sözleşmeye konulan ve tüketici aleyhine hakkaniyete

aykırı şekilde oransızlık yaratan sözleşme şartları tüketici bakımından bağlayıcı olmayacaktır.

Şayet bu tür sözleşme şartları üzerine pazarlık edilmişse düzenleyen bunu ispat etmek

zorundadır. Ayrıca standart tip sözleşmelerde açık, sade ve anlaşılabilir bir dil kullanılmalıdır

aksi halde yine bu sözleşme tüketici bakımından bağlayıcı olmaz. Yeni kanunun getirdiği bir

yeniliğe göre kanun veya yetkili makamlardan aldıkları izinle mesleki veya ticari faaliyetlerde

bulunanların tüketici ile yaptıkları sözleşmelerde de yine tüketici aynı hak ve imkanlara sahip

olacaktır. Bunun günlük hayatta en yaygın örnekleri su, elektrik, doğalgaz, haberleşme,

bankacılık sektörlerinde tüketicinin yaptığı sözleşmelerdir. Ancak belirtmek gerekir ki serbest

piyasa ekonomisi benimsendiğinden tüketici ödediği bedelin yüksek olduğunu ileri sürerek

bu imkanlardan faydalanamaz. Mamafih, tüketicinin ödeyeceği bedel saydamlık ilkesine

uygun olarak tüketiciye belirtilmiş ve tüketicinin piyasa araştırması yapması için gerekli

imkan sağlanmış olmalıdır. Aksi halde yine tüketici ödediği yüksek bedele karşı bu hak ve

imkanlardan yararlanabilecektir.

Eski kanunun da tanıdığı ve yeni kanunda da yer alan bir hak da satışa arz edilen yani rafta,

vitrinde veya elektronik ortamda ya da açıkça görülebilir bir yerde sergilenen malın satılık

olmadığı belirtilmedikçe satıcının satıştan kaçınamayacağıdır. Özetle tüketici satışa arz edilen

bir malı satın alabilir ve satıcı buna engel olamaz. Aynı şekilde hizmet sunan da haklı bir

sebep bulunmadıkça hizmeti görmekten kaçınamaz. Yanı sıra satıcı bir malın satışını kendi

belirleyeceği miktar, sayı, ebatta alınması koşuluna bağlayamayacağı gibi başka bir malın

satın alınması koşuluna da bağlayamaz. Örneğin; satıcı şu kadar almazsanız satmıyoruz ya da

tek başına satmıyoruz gibi ifadelerle satıştan kaçınamaz. Yine günlük hayatta sıkça tüketici

bakımından karşılaşılabilecek problemlerden biri de sipariş edilmeyen mallardır. Yeni

kanunda bu hususa ilişkin bir düzenleme getirilmiş ve sipariş edilmeyen bir malın

gönderilmesi halinde tüketicinin bunu muhafaza etmek ya da geri göndermek gibi bir

yükümlülüğünün olmadığı yanı sıra sessiz kalmasının veya malı kullanmasının tüketiciyi borç

altına sokmayacağı da hükme bağlanmıştır.

Tüketicinin sahip olduğu hakların en önemlilerinden birisi de ayıplı mal veya hizmete karşı

sahip olduğu haklardır. Ayıplı mal, teslim edilen malın taraflarça kararlaştırılan özellikleri

taşımaması veya malın örnek ya da modeline uygun olmaması veya objektif olarak taşıması

gereken özellikleri taşımamasıdır. Yine ambalajında, etiketinde, tanıtım ve kullanma

kılavuzunda veya internet portalı ya da reklam veya ilanlarında yer alan özellikleri

taşımaması; malın kullanım amacını karşılamaması veya tüketicinin ondan beklediği faydaları

azaltması veya kaldırması da ayıp kapsamında değerlendirilmiş olup sözleşmeye aykırı ifa

olarak nitelendirilmiştir. Yeni kanunun getirdiği bir yeniliğe göre, malın kararlaştırılan sürede

teslim edilmemesi, montajının satıcı veya onun sorumluluğu altında yapılması halinde gereği

gibi yapılmaması ya da montajın tüketici tarafından yapılmasının kararlaştırıldığı hallerde

montaj talimatlarındaki yanlışlık veya eksiklik nedeniyle montojın gereği gibi yapılamaması

halinde de tüketici ayıplı mallara karşı sahip olduğu haklara haiz olacaktır. Ayıplı mallara karşı

tüketicinin sahip olduğu haklara ilişkin kanunun getirdiği bir başka yenilik de malın

tesliminden itibaren altı ay içerisinde ortaya çıkan ayıpların teslim tarihinde var olduğunun

kabul edilecek olmasıdır. Mamafih, satıcı bunun aksini iddia ve ispat edebilir. Kanunun

getirdiği önemli bir yenilik daha eski kanunun tüketiciye yüklediği ayıbı ihbar külfetidir. Yeni

kanunla beraber tüketici ayıplı malla karşı karşıya kaldığı takdirde ayıbı satıcıya ihbar

etmeden haklarını kullanabilecektir. Tüketicinin ayıplı mallara karşı sahip olduğu haklar;

ücretsiz onarım, malın misli ile değiştirilmesi, sözleşmeden dönme ve ayıp oranında bedelden

indirim isteme haklarıdır. Tüketici, ücretsiz onarım ve malın misli ile değiştirilmesi haklarını

sadece satıcıya karşı değil üretici veya ithalatçıya karşı da ileri sürebilir. Meğerki, üretici veya

ithalatçı malı piyasa sürmesinden sonra ayıbın ortaya çıktığını ispatlamamış olsun. Tüketici

malın misli ile değiştirilmesi veya ücretsiz onarım haklarını kullanmışsa tüketicinin talepleri

satıcı tarafından otuz iş günü, konut ve tatil amaçlı taşınmazlarda ise altmış iş günü içinde

yerine getirilmek zorundadır. Şayet tüketici sözleşmeden dönme veya ayıp oranında

bedelden indirim haklarını kullanmışsa ödediği bedelin tamamı veya indirim tutarı talebin

satıcıya ulaşmasıyla derhal tüketiciye iade edilir. Tüketicinin bu haklarını kullanırken sahip

olduğu önemli bir imkan da tüketicinin bu haklarını kullanması için yaptığı tüm masrafların

satıcı tarafından karşılanacak olmasıdır. Örneğin; ayıplı malla karşılaşan tüketici malı satın

aldığı firmayı arayarak malın ücretsiz onarımını talep ettiği takdirde satıcı malı gelip

tüketiciden alması ve onararak tüketiciye geri getirmesi gerekir. Dikkat edilmesi gereken bir

husus tüketici bu haklarını kanunlarda veya tarafların yaptıkları anlaşmalarda farklı bir süre

öngörülmemişse malın teslim edilmesinden itibaren iki yıllık bir süre içerisinde kullanabilir.

Bu süre konut ve tatil amaçlı taşınmazlarda beş yıldır. Ancak ayıp satıcının ağır kusuru veya

hilesi ile gizlenmişse bu süreler söz konusu olmaz. Örneğin; satıcı ayıbı bilmesine rağmen

tüketiciyi bilgilendirmeksizin ve gizleyerek malı satmışsa bu süreler söz konusu olmaksızın

tüketici haklarını kullanabilir. Ayıplı hizmetlere karşı da tüketicinin sahip olduğu haklar aynı

esaslara tabidir.(ayrıntılı bilgi için bkz: 6502 sayılı kanun madde 13, 14, 15, 16)

-Kanunda Düzenlenen Tüketici Sözleşmelerine İstinaden Genel İtibariyle Tüketiciye

Tanınan Haklar:

Kanunun uygulama alanı tüketicinin satıcı-sağlayıcı ile yapmış olduğu her türlü işlem ve

tüketiciye yönelik her türlü uygulamadır. Buna bağlı olarak tüketicinin yapmış olduğu her

türlü sözleşme ve maruz kaldığı her türlü uygulama kanun kapsamındadır. Ancak bazı tüketici

sözleşmeleri tüketiciler bakımından özel bir koruma gerektirdiğinden kanunda özel olarak

düzenlenmiştir. Kanunda bölümlere isimlerini veren tüketici sözleşmeleri; satıcı-sağlayıcının

bir malın teslimi veya hizmetin ifasını üstlendiği tüketicinin de bedeli kısım kısım ödediği

"taksitle satış sözleşmeleri", kredi verenin faiz veya belli menfaatler karşılığında ödemenin

ertelenmesini veya kredi vermeyi taahhüt ettiği "tüketici kredileri sözleşmeleri", tüketiciye

konut edindirilmesi amacıyla kredi kullandırılması, konutun finansal kiralama sözleşmesiyle

kiraya verilmesi veya sahibi oldukları taşınmazı teminat altına alarak kredi kullandırılmasına

yönelik "konut finansmanı sözleşmesi", tüketicinin konut amaçlı taşınmazın bedelini peşin

veya taksitle ödemeyi, satıcının da bedelin kısmen veya tamamen ödenmesiyle konutu devir

veya teslim etmeyi üstlendiği "ön ödemeli konut satışı sözleşmesi" dir. Bununla beraber diğer

tüketici sözleşmeleri bölüm başlığı altında mesafeli sözleşmeler, abonelik sözleşmeleri gibi

diğer birtakım tüketici sözleşmeleri düzenlenmiştir. Bu yazıda her bir tüketici sözleşmesi için

kanunun tanıdığı haklara teker teker değinilmeyecek olmakla beraber bütün bu sözleşmelere

ilişkin hükümlerde nispeten ortak ve önemli olan haklar üzerinde durulacaktır. Nihayet bu

hakların en önemlilerinden biri "cayma hakkıdır". Sözleşme kurulduktan sonra tüketici

sözleşme ile bağlı olsa da her bir sözleşme için kanunda ayrı ayrı belirlenen süreler içinde

hiçbir sebep göstermeksizin ve hiçbir cezai şart ödemeksizin cayma hakkını kullanarak

sözleşme ile bağlılıktan kurtulabilir. Bu süre taksitle satış sözleşmelerinde "7" gün; tüketici

kredisi, ön ödemeli konut satışı, mesafeli, iş yeri dışında kurulan, finansal hizmetlere ilişkin

mesafeli, devre tatil ve uzun süreli tatil hizmeti sözleşmelerinde "14" gündür. Tüketicinin

cayma hakkını kullanması üzerine taksitle satış sözleşmelerinde olağan bir gözden

geçirmenin gerektirdiği ölçünün üzerinde bir kullanım olmadıkça; tüketici kredisi

sözleşmelerinde anaparanın geri ödendiği tarihe kadar tahakkuk eden faiz, bir kamu kurum

ya da kuruluşuna veya üçüncü kişilere karşı yapılan masraflar dışında hiçbir ücret ve masraf

talep edilemeyecektir. Uygulamada sık karşılaşılan ve tüketici açısından çeşitli olumsuzluklar

yaratan bir husus da tüketicinin sözleşme bedelini taksitler halinde ödediği sözleşmelerde

tüketicinin taksitlerini ödemekte gecikmesi üzerine veya ödememesi üzerine satıcı-

sağlayıcının bu hallerde bedelin tamamını talep edebileceğine ilişkin sözleşme şartlarıdır.

Tüketiciler için güçlük oluşturan bu duruma karşı her bir sözleşme için kanun tüketicinin

bedelin tamamını talep edebilmesini belli şartlara bağlamıştır. Tüketicinin sözleşme bedelini

taksitle ödediği sözleşmelerde tüketicinin taksitleri ödememesi veya ödemekte gecikmesi

üzerine satıcı-sağlayıcının bedelin tamamını talep edebileceğine ilişkin bir sözleşme şartı olsa

da kanuna göre bedelin tamamının talep edilebilmesi için; satıcı-sağlayıcının bütün edimlerini

yerine getirmiş olması, tüketicinin birbirini izleyen en az iki taksidi ödememesi ve satıcı-

sağlayıcının tüketiciye en az otuz günlük süre vererek muacceliyet uyarısında bulunması

gerekir. Yine tüketicilerin sözleşme bedelini kısım kısım ödediği sözleşmelerde tüketicinin

borcunu tamamen ödemesi veya vadesi gelmemiş bir veya birden çok taksidi ödemesi

halinde ödenen miktara göre satıcı-sağlayıcı tüm faiz ve diğer maliyet unsurlarına ilişkin

indirim yapmakla yükümlüdür.

-Kanunda Tüketicilere Tanınan Diğer Birtakım Haklar:

Bu kısımda günlük hayatta tüketicilerin karşılaşabileceği bazı problemlere karşı sahip olduğu

haklara değinilecektir. Etiket, tarife, fiyat listesi ile kasa fiyatı arasında farklılık olması halinde

tüketici lehine olan fiyat uygulanacaktır. Örneğin; bir süpermarketin girişinde asılı olan fiyat

listesinde yer alan bir ürüne dair kasada daha yüksek bir bedel istenmesi üzerine tüketici

fiyat listesinde belirtilen fiyattan ürünü satın alacaktır. Kanunda garanti belgesi ile satılan

ürünlere ilişkin tüketicinin haklarını koruyucu hükümlere de yer verilmiştir. Şayet tüketici

garanti belgesi ile satılan bir malın ayıplı çıkması halinde kendisine tanınan ücretsiz onarım

hakkını kullanmasına karşın garanti süresi içinde malın tekrar arızalanması, malın tamiri için

gereken sürenin aşılması veya tamirinin mümkün oladığının tespit edilmesi üzerine tüketici

kendisine tanınan diğer hakları da kullanabilecektir. Garanti belgesi ile satılan mallarda azami

onarım süresi otuz iş günüdür. Eski kanun döneminde çıkarılan ve yeni kanunla beraber

değiştirilecek olan Garanti Belgesi Uygulama Esaslarına Dair Yönetmelik'e göre malın

arızasının on iş günü içerisinde giderilememesi durumunda tüketiciye benzer özelliklere sahip

bir mal verilmesi zorunludur.

Trafik Kazalarında Hukuki Sorumluluk ve Sigorta Şirketlerinin Sorumlulukları | Mustafa Sonar

TRAFİK KAZALARINDA HUKUKİ SORUMLULUK VE SİGORTA ŞİRKETLERİNİN SORUMLULUKLARI

Avukat Mustafa SONAR Koordinatörlüğünde hazırlanmış olan bir diğer çalışmamız da

Trafik kazalarındaki sorumluluk ve sigorta şirketine yöneltebileceğiniz husumetin

detaylarını sunmaktayız.Kavramlarla ilerleyecek olursak Şöyle ki;

İşleten: Araç sahibi olan veya mülkiyeti muhafaza kaydıyla satışta alıcı sıfatıyla sicilde

kayıtlı görülen veya aracın uzun süreli kiralama, ariyet veya rehni gibi hallerde kiracı,

ariyet veya rehin alan kişidir. Ancak ilgili tarafından başka bir kişinin aracı kendi

hesabına ve tehlikesi kendisine ait olmak üzere işlettiği ve araç üzerinde fiili tasarrufu

bulunduğu ispat edilirse, bu kimse işleten sayılır. (KTK. Madde 3)

KTK 85. maddesinde motorlu bir araç işleteninin sorumluluğu, kusura dayanmayan bir

tehlike sorumluluğu olarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme; karayollarındaki motorlu

araçların işletilmesinin doğurduğu büyük tehlike, bunların zarar doğurmaya müsait

oluşu, sürücünün ekonomik durumun genelde zayıf olması gibi zarara uğrayan tarafı

himaye düşüncesinden doğmuştur.

Motorlu bir aracın işletilmesi cismani bir zarara ya da bir şeyin hasara uğramasına

sebep olursa işleten kusursuz olarak sorumlu olacaktır. İşletenin bu sorumluluğu,

ağırlaştırılmış kusursuz sorumluluk, başka bir deyimle tehlike sorumluluğudur. Eğer

ortada bir zarar varsa karine olarak bu zarar motorlu araç işletilmesinin tabi ve normal

bir sonucudur. Dolayısıyla bu sonuçtan motorlu aracı işleten sorumludur. KTK 85/1

göre işletenin sorumluluğu kusur sorumluluğu olmadığı gibi, B.K. 55. maddesinde

öngörülen objektif özen ödevinin ihlaline dayanan bir sebep sorumluluğu da değildir.

Bu itibarla işleten hiçbir kusuru olmazsa da, aracın işletilmesinin sebep olduğu zararı

tazmin etmekle sorumludur. Sorumluluk kusura dayanmamaktadır.

İşletenin sorumluluğu için, KTK 85/1. maddesinde kusur aranmadığı gibi,

sorumluluktan kurtulmak için de aynı yasanın 86. maddesinde öngörülen durumların

söz konusu olması gerekmektedir. Yani ortada illiyet bağını kesen sebeplerin bulunması

gerekir. Bunlar;

Zararın mücbir sebepten,

Zarar görenin veya 3. kişinin ağır kusurundan,

araçtaki teknik bir bozukluk veya noksanlığın kazaya sebep olmamasıdır.

Aracın işleteni, kusursuzluğunu ispat etmek zorundadır. Yoksa zarar gören kişi araç

işleteninin kusurlu olduğunu ispat etmek zorunda değildir.

1996 yılında KTK yapılan değişiklikle teşebbüs sahibine de sorumluluk getirilmiştir.

Buna göre, otobüslerde yapılan yolculuklarda, otobüsün bir işletmenin adı altında veya

işletme tarafından işletilmesi sırasında meydana zararlardan teşebbüs (işletme) sahibi

de işleten ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.

İşletme halinde olan aracın sebep olduğu trafik kazası nedeniyle sorumluluk şartları;

Ortada bir zarar olmalıdır. Zarar, motorlu aracın yada araçta bulunan yolcunun

yada araç dışındaki bir kişinin malının zarara uğramasıdır. Kişilerin cismani zararları

da bu kapsamdadır.

Zarar Motorlu araç tarafından verilmelidir.

Zarar Motorlu aracın işletilmesi neden olmalıdır. KTK 85. maddesinde bu durum

açıklanmış olup, aracın trafiğe çıkarılmış olması ve kullanılması sırasında zararın

meydana gelmesi gerekmektedir.

Zararın meydana gelmesi ile aracın işletilmesi arasında illiyet bağı bulunmalıdır.

Yukarıda işletenin tanımını yaptık. Şimdi de KTK 85. maddesine göre; işletenin

sorumluluğuna bakalım. Öncelikle kim işleten olur sorusuna cevap bulmamız

gerekmektedir.

İşletme Alanı;

Motorlu araç kazası karayolunda olmalıdır.

Kazayı meydana getiren araç motorlu araç olmalıdır.

Hemzemin geçitlerde meydana gelen trafik kazalarında da 2918 sayılı KTK

hükümleri uygulanmaktadır. Bu durumlarda DDY idaresi de hemzemin geçitlerde

meydana gelen işleten sayılır. Yargıtay birçok kararında buna değinmektedir.

Hemzemin geçit, karayolu ile tren yolunun kesiştiği yerlerdir.

İşletenin sorumluluktan kurtulması yada sorumluluğun azaltılması şartları;

KTK 86. maddesinde işletenin veya teşebbüs sahibinin sorumluluktan kurtulması

düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre işletenin sorumluluktan kurtulması son derece

zorlaşmıştır.

Buna göre işleten önce zararın mücbir bir sebep veya zarar görenin yada 3. bir şahsın

ağır kusurundan kaynaklandığını ve illiyet bağının kesildiğini ileri sürecek, sonra da

olayda ne kendisinin ne de eylemlerinden olduğu kimselerin kusuru bulunmadığını

ispatlayacaktır Ancak 86. madde bununla yetinmemiş, zararın meydana gelmesine

araçtaki bir bozukluğun etken olmaması koşulunu da birlikte aramıştır.

Sorumluluktan kurtulamayan işleten kazanın oluşumunda zarar görenin kusuru

bulunduğunu ispat ederse, tazminat miktarı kusur derecesine göre indirilir.

Zarar verenlerin birden çok olması (Madde 88);

Bir aracın katıldığı bir kazada bir 3. şahsın uğradığı zararlardan dolayı birden fazla kişi

tazminatla yükümlü bulunuyorsa bunlar müteselsil olarak sorumludur. Birden çok

kişinin sorumlu tutulduğu durumlarda zarara neden olanlar kusurları oranında zarara

katlanırlar.

Aynı zarardan sorumlu olanlar müteselsil sorumlu olup B.K 141. madde gereğince

borçlulardan her biri borcun tümünden sorumludur. Zarar verenlerin müteselsil

sorumlu olmaları için talepte bulunanın bu konuda talepte bulunması şarttır.

Maddi ve Manevi Tazminat (Madde 90)

Maddi tazminatın biçimi ve kapsamı ile manevi tazminat konularında B.K. haksız

fiillere ilişkin hükümleri uygulanır.

B.K. 41-60 maddelerinde belirtilen hususlar yeni maddi tazminatın biçimi ve kapsamı

ile manevi tazminat konularındaki bölümler trafik kazaları nedeniyle meydana gelen

zararlarda uygulanacaktır. Ancak manevi tazminat taleplerinde bir farklılık var.

Manevi tazminat taleplerinde zaman aşımı süresi Genel hükümlerin aksine KTK109/2

maddesine göre dava cezayı gerektiren bir fiilden değer ve ceza kanunu bu fiil için daha

uzun bir zaman aşımı öngörmüşse bu süre manevi tazminat talepleri açısından

uygulanır.

Trafik kazasında bir kişi ölmüşse; Mirasçıları, ölenin desteğinden yoksun

kaldıklarından destekten yoksun kalma tazminatı ile cenaze ve defin masraflarını talep

edebileceği, ölenin,ölümü nedeniyle duydukları acı ve üzüntü nedeniyle manevi

tazminatta talep edebilirler.

Yaralamalarda; Meydana gelen iş ve güç kaybı nedeniyle iş ve güçten yoksun kalınan

gün boyunca, çalışamadığı ve kazançtan yoksun kaldığı için, çalışamayıp yoksun kaldığı

kaybı, tedavi görmüşse tedavi masraflarını isteyebilecektir Aynı şekilde manevi

tazminat talebinde de bulunabilecektir.

Sakatlanmalarda; Kişi sakatlık oranına göre meydana gelecek iş ve güç kaybına göre

zararını talep edebilecek, tedavi masraflarını isteyebilecek ve manevi tazminata hak

kazanabilecektir.

Maddi Zararlarda; Araçlara veya eşyalara verilen zararların karşılanmasını

isteyebilecektir.

Özellikle belirtmek isterim ki, maddi zararlarda araçların kaza nedeniyle uğradıkları

diğer kaybın istenebileceğini düşünüyorum. Örneğin; kazada bir aracın ciddi bir şekilde

hasarlandığını düşünelim, burada araçta meydana gelen ve aracın tamiri gereken zararı

isteyebileceğini, aracın darbeli oluşu nedeniyle uğradığı değer kaybını da isteyebiliriz.

Maddi ve manevi tazminat taleplerinde; Tazminat miktarları tarafların olaydaki kusur

oranına göre belirlenecektir.

SİGORTA

Zorunlu Trafik Sigortası (Madde 91)

Zorunlu Mali sorumluluk sigortası, sigorta ettirenin, 3. kişilere verdiği onun karşılamak

üzere hem üçüncü kişileri hem de sigorta ettireni koruma amacıyla oluşturulmuş bir

zarar sigortası türüdür. İşletenlerin KTK 85. maddesindeki sorumluluklarının

karşılanmasını sağlamak üzere mali sorumluluk sigortasını yapmaları zorunludur.

Zorunlu mali sorumluluk sigortası yaptırmayan araçların trafiğe çıkması yasaktır.

Zorunlu trafik sigortası işletenin KTK göre sorumluluğunu karşılamak üzere

kurulmuştur. Bu sigorta türü işletenin B. Kişilere verdiği zararları karşılamak amacıyla

düzenlenmiştir. Yani Trafik sigortası işletenin 3. kişilere verdiği zararları

karşılamaktadır. İşletenin kendisine gelen zararlar sigorta kapsamı dışındadır.

Örneğin; sigortalı aracın tek taraflı maddi hasarlı bir kaza yaptığını düşünelim. Burada

sigortalıya ait araç 3. bir kişiye zarar vermediği için bu araçtaki maddi zarar sigorta

kapsamı dışındadır. Aynı aracın bir yayaya çarpıp öldürdüğünü ve aracın kusurlu

olduğunu düşünelim. Bu durumda yaya 3. kişi konumunda olduğundan bu zarar sigorta

kapsamında kalmaktadır.

Zorunlu Trafik sigortasında; sigortacının(sigorta şirketinin) sorumluluğu limitle

sınırlıdır. Limitin üzerindeki zarardan sorumlu değildir.

Zorunlu Trafik sigortasından faydalanma şartları;

Motorlu bir aracın söz konusu olması gerekir.

Sigorta kapsamındaki kaza karayolunda olmalıdır,

Motorlu araç işletme halinde olmalıdır.

Hatır taşıması söz konusu olmamalıdır.

Zarar görenin beraberinde bulunan eşyanın zarar görmesi gereklidir. Burada zarar

görenin beraberinde bulunan bagaj ve benzeri eşya dışında araçta taşınan eşyanın

uğradığı zarardan işletenin sorumluluğu genel hükümlere tabidir.Yani zarar görenin

bagaj ve benzeri eşyanın zarar görmesi halinde sigortacının sorumluluğu

bulunmaktadır.

Aracın çalınma ve gasp edilmesinde işleten ve eylemlerinden sorumlu kişilerin

kusurunun bulunmaması gerekir. Yani işletenin aracın çalınması veya gasp edilmesinde

araç işleteni veya işletenin eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin kusuru yoksa araç

işleteninin sorumlu olmaması nedeniyle sigortacının da sorumluluğu bulunmamaktadır.

Motorlu bisiklet sürücülerinin uğradığı zarardan sigorta şirketi sorumlu değildir.

Araç sürücüsünün zarar görmesi halinde Sigortacının sorumluluğu (Madde 91);

KTK 91. maddesine göre, zorunlu trafik sigortamda, sigortacı işletenin aynı yasanın

85/1. maddesindeki hukuki sorumluluğu üzerine alır. Anılan maddeye göre, bir motorlu

aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına sebep olursa işleten bu

zararlardan sorumlu olacaktır. Sigortacının bu kapsamda ki sorumluluğunu sınırlayan

KTK 92. maddesinde araç sürücüsünün sigorta kapsamı dışında kaldığına dair bir

hüküm olmadığı için araç sürücüsünün zarar görmesi halinde (mesela ölümü)sigorta

şirketinden tazminat talep edilebilecektir. Ancak araç sahibi ile sürücü aynı kişi ise veya

sürücü kusurlu ise sigortadan faydalanamaz.

En az sigorta tutarları (Madde 93)

Zorunlu Mali Mesuliyet Sigortasında;

Teminat: Aracın cinsine göre, kişi başına ve kaza başına ödenecek, ölüm, yaralanma

tazminatları ile araçta meydana gelecek maddi hasar olarak ödenecek tazminatlarına

azami miktarları her yılı ilgili bakanlıkça belirlenip, Resmi Gazetede yayınlanır.

Kazanın meydana geldiği tarihteki poliçe limitleri geçerlidir.

Sigorta priminin ödeneceği zaman; Sigorta şirketinin sigorta poliçesinden doğacak

sorumluluğun başlaması için mutlaka primin tamamının yada ilk taksidinin ödenmesi

gerekmektedir. Uygulamada Zorunlu Trafik Sigortasının priminin tamamı peşin

ödenmektedir.

Tazminatın azaltılması veya kaldırılması sonucunu doğuran haller (Madde 95);

Sigorta sözleşmesinden veya kanunda doğan ve tazminat yükümlülüğünün kaldırılması

veya miktarının azaltılması sonucunu doğuran haller zarar görene karşı ileri sürülemez.

Ödemede bulunan sigortacı, sigorta sözleşmesi veya kanuna göre tazminatın

kaldırılmasını veya azaltılmasını sağlayabileceği oranda sigorta ettirene başvurabilir.

Buna göre;KTK Mali Sor.Sigortası Genel Şartnamenin 4. maddesinde bu haller

sıralanmıştır.

Sigorta sözleşmesine gör; sigortacının sigortalıya rücu edebileceği haller.

Tazminatı gerektiren olay işletenin kastı veya ağır kusuru sonucunda meydana

gelmişse,

Tazminatı gerektiren olay, aracın KTK’nın hükümlerine göre ehliyetnamesi olmayan

kimseler tarafından sevk edilmesi sonucunda meydana gelmişse.

Kazanın sürücünün uyuşturucu veya keyif verici madde alması nedeniyle veya alkollü

içki almış olması nedeniyle meydana gelmişse.

Aracın çalınması veya gasp edilmesinde araç malıkinin kusurlu olması halinde

Yukarıda saydığımız durumlarda, sigorta şirketi, 3. kişinin zararını ödeyecek, ancak

ödediği zararın tahsilini teminen kendi sigortalısına müracaat edebilecektir. Yani,

sigortacı, sigorta ettirene karşı sahip olduğu defileri zarar gören 3. şahıslara karşı ileri

süremez. Bu düzenleme, kazada mağdur olanları korumak amacıyla yapılmıştır.

Doğrudan doğruya talep ve dava hakkı (Madde 97)

Doğrudan doğruya talep ve dava hakkı zara gören, mali sorumluluk sigortasında

öngörülen sınırlar içinde doğrudan doğruya sigortacıya karşı talepte bulunabileceği gibi

dava açabilir.

Tedavi Giderlerinin Ödenmesi (Madde 98);

Motorlu araçların neden oldukları kazada, cismani zarara uğrayan kimse, ilk

yardım,muayene ve kontrol veya ayakta,hastanede ve diğer yerlerdeki tedavi

giderleriyle tedavisinin gerektirdiği sair masrafları zorunlu sorumluluk sigortasından

isteme hakkına sahiptir.

Tedavi giderleri; Hastane, sağlık yurdu, doktor, muayene, tahlil,ameliyat, refakatçı vs.

hizmetlerin ücret ve masrafları, muayene ve tahlil yerlerine gidiş geliş ücretleri,

ambulans, fizik tedavi, röntgen,ortopedi tedavisi,protez bedelleri,her türlü ilaç ve

munzam gıda bedellerini kapsar.

Birden fazla aracın karıştığı kazalarda; tedavi giderlerinin tazmini için zarar gören kişi

sigorta şirketlerinden herhangi birine başvurabilir. Bu durumda ödemeyi yapan sigorta

şirketi kusurları oranında diğer sorumlulara rücu edebilir. Yasada ödememin başvuru

tarihinden itibaren 8 iş günü içinde ödenmesini öngörmüş olup, buna aykırılık halinde,

sigorta şirketini şikayet etme yoluna gidebilirsiniz.

Tazminat ve giderlerin ödenmesi (Madde 99);

Tazminat ve giderlerin ödenmesi usulü; Sigorta şirketi,hak sahibinin kaza ve zarara

ilişkin tespit tutanağını veya bilirkişi raporunu, sigortacının merkez veya

kuruluşlarından birine ilettiği tarihten itibaren poliçede belirlenen sınırlar dahilinde

kalan miktarı 8 iş günü içinde ödemek zorundadır.

Sigortaca yapılacak ödeme mahiyeti; sigorta şirketinin zarar görene yapacağı ödeme

maktu bir ödeme değildir. Zarar görenin gerçek zararı sigorta şirketince ödenecektir.

Ancak yapılacak ödeme de, sigorta poliçesinde belirlenen limitle, sınırlı olup, sigorta

şirketi limitin üzerinde ödeme yapmayacaktır.

Devlete ve kamu tüzel kişilerine ait araçlar (Madde 106)

Yasa hükmünde belirtilen kamu tüzel kişileri de KTK 85. maddesi anlamında işleten

niteliği ile ve tehlikesine ilkesine göre zarardan sorumlu tutulmuştur. Bu araçlara mali

sorumluluk sigortası yaptırmaları zorunludur.

DDY’nin Sorumluluğu; Trenler karayolunda değil de ray üzerinde giden araçlar

olduğundan KTK tabi değildir. Ancak trenler motorlu araç olduğundan hemzemin

geçitlerde meydana gelen kazalardan DDY idaresi KTK hükümlerine işleten olarak

sorumludur.

Alkollü Araç Kullanma Durumu ve Rücu;

Aracı sürenin, alkolün tesiri altında olup, güvenli sürme yeteneğini kaybetmiş olması

halinde, meydana gelen kazanın sürücünün alkollü oluşunun bir sonucu olması gerekir.

Başka bir anlatımla sürücü alkollü olsa da olmasa da kaza meydana gelecektiyse bu

durum sigortacının sigortalıya rücu edebilmesi için yeterli bir neden değildir.

Sigortacının rücu meselesi, gerek zorunlu olsun, gerekse ihtiyari mali sorumluluk

sigortası genel şartlarına göre sigortacı ödediği tazminat tutarınca sigorta ettirenin

yerine geçer. Böylece, işletenin (sigorta ettirenin) kazaya sebep olan kişilere karşı

açabileceği tazminat davalarını sigortacı açabilecektir.

Benzer bir hükümde Ticaret Kanunu 1301. madde de vardır. Buna göre sigortacı

sigorta bedelini ödedikten sonra hukuken sigorta ettiren kimse yerine geçer. Sigorta

ettiren kimsenin vahi zarardan dolayı 3. şahıslara karşı dava hakkı varsa bu hak,

tazmin ettiği bedel nisbetinde sigortacıya intikal eder denilmektedir. KTK 95. madde de

sigorta şirketinin sigorta sözleşmesine aykırı hallerde 3. şahıslara yapacağı ödeme

durumlarında sigorta ettirene başvurabileceği yukarıda belirtilmiştir.

Aynı şekilde; KTK 98. maddesinde tedavi masrafları için zarar görenin sigortacılardan

herhangi birine başvurabileceği hükmü yer almaktadır. Yine 99. maddede tedavi

masrafları dışındaki ödemelerde sigortacının diğer sigorta şirketlerine sorumluluk

oranında paylaştırılmasını isteyebilecektir. Burada da rücu meselesi ortaya

çıkmaktadır. Bu durumda da ödemeyi yapan sigorta şirketi, diğer sigorta şirketlerine

kusurları oranında başvurabilecektir.

Sigortacının (sigorta şirketinin ) Halef sıfatıyla açacağı rücu davasında zaman aşımı;

KTK 109. ve B,K 60.madde uyarınca zarar görenin ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği

tarihten itibaren 2 yıl ve her halükarda 10yıl içinde dava açılmalıdır. Yani sigorta şirketi

rücu davasında zarar görenin (sigortalının) zaman aşımına bağlıdır.

KTK yer almamasına rağmen, Yeşilkart Sigortası, Kasko Sigortası ve Zorunlu Koltuk

sigortasına kısaca değinmekte fayda vardır.

Zamanaşımı (Madde 109);

1-KTK kapsamında zamanaşımı;

a-Mala gelen zararlarda; zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği

tarihten iki yıl ve her halükarda kaza tarihinde itibaren 10 sene,

b-Kişiye gelen zararlarda;

Maddi zararlar; zarar gören, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten iki yıl

ve her halükarda kaza tarihinde itibaren 10 sene,

Dava, cezayı gerektiren bir fiilden doğar ve ceza kanunu bu fiil için daha uzun bir

zamanaşımı süresi öngörmüşse; ceza kanununda ceza için öngörülen zamanaşımı süresi

uygulanır. Burada sürücü veya işleten ayırımı yapılmamıştır. Uzatılmış zamanaşımının

uygulanması için sürücünün mahkum olması şartı aranmaz.

c-Manevi tazminatta zamanaşımı; KTK 90. maddesinde manevi tazminatta B.K.’nun

haksız fiile ilişkin hükümlerinin uygulanması hüküm altına alınmış olup, buna göre;

B.K. 60. maddesine göre 1 yıllık zamanaşımı süresi öngörülse de, Yargıtayın bir

kararında “dava cezayı gerektiren bir fiilden doğar ve ceza kanunu bu fiil için daha

uzun bur zamanaşımı süresi öngörmüşse bu süre manevi tazminat açısından da

uygulanır”

2-KTK kapsamına girmeyen haksız fiillerde zamanaşımı;

B.K. 60. maddesine göre zamanaşımı, zarar görenin zararı ve faili öğrenmesinden

itibaren 1 yıl ve her halükarda 10 yıldır. Ancak eylem suç ise ve ceza kanununda daha

uzun bir süre öngörülmüşse, zamanaşımı süresi ceza kanununda fiil için belirtilen

zamanaşımı süresidir.

Sigortacıya (Sigorta şirketine) karşı Zamanaşımı;

a-Zarar görenin sigortaya başvurması durumunda; KTK sigortacıya karşı açılacak

davalarda zamanaşımı konusunda özel bir açıklama yoktur. Bu durumda 2 ve 10 yıllık

zamanaşımı süreleri burada da uygulanır. Cezayı gerektiren bir fiil varsa ceza

kanunundaki zamanaşımı uygulanır.

b-Sigortalının sigortacıya (sigorta şirketine) başvurması durumunda; TTK. 1268.

maddesine göre sigortalı ile sigortacı arasındaki sözleşmeden kaynaklanan taleplerde

zamanaşımı süresi 2 yıldır.

c-Sigortacının Rücu davasında; zarar görenin zarar verene karşı taleplerinde uygulanan

zamanaşımı burada uygulanır. Burada zamanaşımının sigortacı açısından ne zaman

başlayacağı önemlidir. Sigorta şirketinin rücu davasında zamanaşımı süresi, halefinin

(zarar görenin) faili öğrenme tarihinden itibaren başlar.

Yetkili mahkeme (Madde 110);

Trafik kazalarından doğan hukuki sorumluluğa ilişkin davalarda; Sigortacının merkez

veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer ile kazanın

meydana geldiği yer mahkemesinde açılabilir.

Aynı dava sigorta şirketine karşı açılmamış olup, işletene karşı açılmışsa, genel

hükümlere göre ya davalının ikametgâhı veya kazanın meydana geldiği yer mahkemesi

yetkilidir.

Görevli mahkeme;

Davanın miktarına göre Sulh veya Asliye Hukuk mahkemelerinde açılır. 7.230,00 TL ve

altı taleplerde Sulh Hukuk, 7.230,00 TL üstünde ise Asliye Hukuk mahkemesinde açılır.

Eğer davanın tarafları tacir ise ve haksız fiil ticari bir işletmeyi ilgilendiriyorsa; dava

ticaret mahkemesinde görülür.

Otobüs, minibüs, taksi gibi araçlarda yolcu olarak bulunan kimselerin bunlara açacağı

davalar ticaret mahkemesinde görülür.

Boşanma davasına ilişkin çalışmamız

BOŞANMA

Avukat Mustafa SONAR Koordinatörlüğünde derlemiş olduğumuz boşanma davasına

ilişkin çalışmamızı sunmaktayız.

Tarihi gelişimine baktığımız zaman, boşanma eski devirlerde de uygulaması olan oldukça eski

bir kurum olduğunu görürüz.

Aile kişiler kadar toplum içinde son derece önemli bir kurumdur. Evliliğin ufak tefek şeyler

yüzünden sona ermesi düşünülemez. Anayasa 41’inci maddeye göre “Devlet aileyi korumak

için gerekli tedbirleri almakla görevlidir.”Asıl olan ailenin devamlılığını sağlamaktır. Bunun

için boşanma sebepleri sınırlı tutulmuştur ve bu sebeple boşanma sebepleri kanunda tek tek

sıralanmıştır. Boşanma mutlak mahkeme kararıyla olmalıdır. Bazı ülkelerde zaman zaman

yetkili memur önünde boşanma esası kabul edilmişse de ezici çoğunluktaki birçok ülke ve bu

arda bizde de mahkeme kararı olamadan boşanma mümkün değildir. Türk Medeni Kanunun

da boşanma sebepleri beş ana başlık altında toplanmıştır.

Bunlar sırasıyla Zina(161), Hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış(162), Suç

işleme ve haysiyetsiz hayat sürme(163), Terk(164), Akıl hastalığı(165) ve Evlilik

birliğinin sarsılması(166) şeklinde sıralanmıştır.

Hakîm kanunda yazılan sebeplerden başka sebeplere dayanarak boşanmaya karar veremez. Bu

zorunluluk kanunilik ilkesinin bir gereğidir.

Boşanma ölüm, gaiplik, cinsiyet değişikliği ve hükümsüzlük gibi evliliği sona erdiren

(ortadan kaldıran) sebeplerden biridir. Eşler henüz hayatta iken, bir eşin kanunda öngörülmüş

olan sebeplerden birine dayanarak açacağı dava sonucunda evlilik birliğine hakîm kararı ile

son vermedir.

Kanunumuzun kabul etmiş olduğu boşanma sebepleri, mahiyetleri ve kapsamları bakımından

birbirinden çok farklıdır. Gerçekten bunlardan bir kısmı zina, hayata kast ve pek kötü veya

onur kırıcı davranış, suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme, terk, akıl hastalığı gibi belli

olgulara dayandırılmış bulunmaktadır. Bunlara özel boşanma sebepleri diyoruz. Boşanma

sebeplerinden bazıları; yani Evlilik birliğinin sarsılması(166) ile aynı madde de düzenlenen

eşlerin anlaşması ve eylemli ayrılık ise genel boşanma sebeplerindendir.

Boşanma sebepleri ayrıca mutlak boşanma sebepleri ve nisbi boşanma sebepleri olmak üzere

ikiye ayrılır.

Şimdi boşanmanın özel sebeplerinden “zinayı” ayrıntılı bir şekilde ele alalım.

ZİNA

1- Zinanın Tanımı ve Unsurları

a- Evli olmak

b- Başkası ile cinsi ilişki

c- Kusurlu olma

2- Zinada Eşitlik Kuralı

3- Zinanın İspatı

4- Zina Mutlak Boşanma Sebebidir

5- Dava Hakkını Düşüren Nedenler

a- Zina yapan eşin affedilmesi

b- Dava açabilme süresi

1- ZİNANIN TANIMI ve UNSURLARI

Evli bir kadının kocasından başka bir erkekle, evli erkeğinde karısından başka bir kadınla

cinsi ilişkide bulunmasına z i n a denir.

Bir başka tanım ise; evli olan eşlerden birinin evlilik birliği devam ederken, eşlerden biri karşı

cinsten başka biri ile normal yolla, bilerek ve isteyerek cinsel münasebette bulunmasına zina

denir.

Yürürlükteki kanunun yani; 8.12.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun

161’inci maddesi eski medeni kanunumuzun 129’uncu maddesinin karşılığıdır. Madde

sadeleştirilmek suretiyle yeniden düzenlenmiştir. Hüküm değişikliği yoktur.

Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmiş olduğu 4 Ekim 1926 tarihinden sonra evlilik

müessesesi, Devlet organlarınca resmen kurulan ve Devlet kontrolüne bağlanan sosyal bir

müessese haline getirilmiştir ve kurulmakta olduğu gibi bozulması da Devletin kendi

organları olan mahkemeler vasıtasıyla denetlenmesi sağlanmıştır. Zira bugün ki yaygın sosyal

düşünceye göre aile toplumun çekirdeği ve temeli olduğundan, toplumu ilgilendiren bu kurum

tamamen özel bir münasebet olması düşünülemezdi. Bu sebeptendir ki evlenme ve boşanma,

kuruluşunda ve bozuluşunda Devletin kontrolüne tabi sosyal bir kurumdur. Toplum ancak

istikrarlı ve sağlam aile temeline dayanır. Zira soy bağı düzgün(nesebi sahih) çocuklar ancak

kanun kurallarına göre meydana gelen meşru birleşmeden; yani evlenmeden meydana gelir.

Yasamıza göre, zinanın üç unsuru vardır. Bunlar;

a- Evli olmak,

b- Eşinden başka birisiyle cinsi ilişkide bulunma,

c- Kusurlu olmadır.

A) Evli Olmak

Eşler fiilen ya da yargı kararıyla, ayrı yaşadıkları takdirde, evlilik birliği devam ettiğinden,

eşlerden birinin başkasıyla cinsi ilişkisi zina sayılır.

Boşanma davasının devamı sırasında eşlerden birinin üçüncü şahısla cinsi ilişkisi zina

sayılacağı gibi, batıl bir evlenme yargıç kararının sonucuna kadar, zina suçu oluşmaz.

Konu ile ilgili bir Yargıtay kararına göre,”Tarafların iki sene müddetle ayrılıklarına karar

verildiği ve bu müddetin son bulmadığı beyanı ile zina ve haysiyetsiz hayat sürmeye istinaden

açılmış bulunan davanın delilleri incelenmeksizin reddine karar verilmesi yolsuzdur

Eşler evlilik ilişkisi devam ettiği sürece ayrılık, gaiplik, birlikte yaşamaya ara verilmiş olma

gibi hallerde fiilen bir arada yaşamasalar dahi, içlerinden birinin eşinden başkası ile cinsel

ilişkide bulunması zinadır. Çünkü zina, evlilik birliğinin eşlere yüklediği sadakat gösterme

yükümlülüğünün en ağır şekilde ihlal edilmesi demektir. Evlilik hukuken son bulmadıkça karı

kocanın sadakat gösterme yükümlülüğü devan eder. Bir arada bulunmamak, bu yükümlülüğü

ihlal etme hakkını vermez.

Karı kocadan biri henüz evli değilken, bir başkası ile cinsi münasebette bulunmaları zina

değildir. Böyle bir münasebet evlendikten sonra duyulursa ve taraflar arasında şiddetli

geçimsizlik doğrarsa, Medeni Kanunumuzun 134’üncü maddesine dayanan bir boşanma

nedeni olabilir. Ancak böyle bir durumda zina nedeniyle boşanma davası açılamaz.

B) Başkasıyla Cinsel İlişki

Eşlerden birinin evlilik dışındaki homoseksüel münasebetleri; erkeğin erkekle, kadının

kadınla cinsi ilişkileri, sevicilik, livata zina sayılmaz. Bu nevi hareketler için şiddetli

geçimsizlik veya haysiyetsiz hayat sürmeye dayanarak boşanma davası açılabilir.

Erkeğin yabancı kadınla normal olmayan cinsel ilişkisi zina sayılır.

Zina için cinsiyet organlarının birleşmesi şarttır. Kadının başka bir erkekle, erkeğin başka bir

erkekle, erkeğin de başka bir kadınla cinsi ilişki dışında kalan bedeni temasları bir birine ne

kadar yakın olursa olsun zina sayılmaz.

Bir Yargıtay kararına göre,”kocası evde bulunmayan kadının evine, sanık doktorun girmesi ve

birlikte oturmaları zina suçunu işlediklerine kati delil olmaz”

Konu ile ilgili başka bir Yargıtay kararına göre,”kırda beraber gezmek ve diğerinin boynuna

kol atmanın, ancak aşıkâne münasebette delâlet edip, zinanın vukuuna ve hatta teşebbüs

haline vardığını ispat edemeyeceğine göre.”

Yine konuyla ilgili başka bir Yargıtay kararına göre,”Sadece öpüşme zinaya delâlet etmez.”

Zinanın söz konusu olabilmesi için, eşlerden birinin eşinden başka bir kişiyle cinsel ilişkide

bulunmuş; yani cinsel ilişkinin fiilen gerçekleşmiş olması şarttır. Cinsel ilişki girişiminde

bulunmak (teşebbüs etmek) örneğin; flört etme, mektuplaşma, cinsel ilişki hazırlıklarına

girişme veya cinsel ilişki gerçekleşmeksizin yakın bedeni temaslar; sevişme, öpüşme ve

sarılma biçimindeki davranışlar zina sayılmayacağı gibi karının kocasının izni olmadan sunî

ilkah (yapay döllenme) yaptırması da zina değildir. Bir hayvanla cinsel temas da bulunmada

zina değildir. Mamafih bu gibi davranışlar haysiyetsiz hayat sürme veya evlilik birliğinin

sarsılması sebebi ile boşanmaya neden olabilir.

C) Kusurlu Olma

Kadının ve erkeğin eşinden başka kişi ile cinsi ilişki bulunması arzuya dayanmalıdır.

Kusurdan bahsedilemiyorsa, zinadan söz edilemez. Erkek ve kadının eşi cinsi ilişkide

olduğunu ve bu ilişkinin eşinden başka bir kişi ile vuku bulunduğunu anlayabildiği taktirde

kusurlu demektir. Sezgin olmayan eşin,başkasıyla cinsi ilişkisinde kusur yoktur.

Uyuşturucu madde verilerek evli kadının ırzına geçilmesi veya birden çok kişinin birleşerek,

kadına zorla tecavüz etmelerinde kadının arzusunun olduğu kabul edilemez. Tehdit veya

hayata kast gibi haller nedeniyle eşlerden biri zinaya razı olmuşsa, kusurunun olup

olmadığının araştırılması gerekir.

Maddi bir cebir olmaksızın manevi bir sebeple, yani tehditle(korkutularak) cinsi ilişkiye rıza

gösteren bir kadının kusurlu olup olmadığı yolunda yazarlar “Çok ciddi ve ağır bir manevi

tazyikle münasebette razı olan kadının veya kocanın kusurlu bulunmadığını” kabul

etmektedirler.

Hayat ve beden tamlığına yapılan tehditlerin etkisi altında cinsel ilişkide bulunma zina

sayılmaz. Fakat bunun dışında, örneğin; mala karşı yapılan tehditlerin etkisiyle yapılan cinsel

ilişki zina sayılır. Yani; bu ikinci halde zina yapan eş kusurlu kabul edilir.

2-ZİNADA EŞİTLİK KURALI

Kanunumuz özel bir boşanma nedeni olarak saydığı zina eylemi bakımından karı ile koca

arasında herhangi bir ayrım yapmamıştır. Kadın gibi erkek de başkası ile bir kere cinsi ilişkide

bulununca, boşanma nedeni gerçekleşmiş olur. Türk Ceza Yasası’nda zina suçu düzenlenirken

kadın ile erkek arasında zina fiilinin teşekkülü açısından farklılık gözetilmiştir. Anayasa

mahkemesi tarafından iptal edilen maddelere göre (Eski Türk Ceza Kanunu 440’ıncı ve

441’incin maddeler) evli kadının kocasından başka bir erkekle bir defaya mahsus olsa bile

zina suçunu meydana getirmeye yettiği halde; kocanın zina suçunu işlemiş sayılabilmesi için,

karısından başka bir kadınla karı-koca gibi bir arada yaşama koşuluna bağlanmıştır. Söz

konusu bu eşitsizliği Anayasa Mahkemesi kadının zinası ile ilgili olan 01.03.1926 tarih ve 765

sayılı Türk Ceza Kanununun 440’ıncı maddesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10’uncu

maddesinde öngörülen eşitlik ilkesine aykırı olduğu ileri sürülerek Anayasa Mahkemesi

tarafından iptal edilmiştir. (Anayasa Mahkemesinin 23.06.19998,E.1998/3,K.1998/28 sayılı

kararı, Resmi Gazete 13 Mart 1999, sayı 23638) Erkeğin zinası ile ilgili olan, Türk Ceza

Kanununun 441’inci maddesi T.C. Anayasası’nın 10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesi ile

çeliştiğine karar vererek Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Anayasa

Mahkemesi’nin vermiş olduğu söz konusu iki iptal kararı neticesinde bugün zina, Türk Ceza

Kanunu açısından suç olarak değerlendirilmemektedir. Ancak Türk Medeni Hukukun da

mutlak bir boşanma sebebi olmaya devam etmektedir

3- ZİNANIN İSPATI

Zina davasını açan iddiasını, ispatla yükümlüdür. Son derece gizlilik içinde gerçekleşen zina

fiilini kanıtlamak oldukça zordur. Bu nedenle her türlü delille ispat edinilebilir. Zina yapan eş

suçüstü yakalanmışsa mesele yoktur. Yargıç hadiseyi gören tanıkların beyanlarını alarak veya

bir tutanak tutulmuşsa, tutanağı inceleyerek zinanın meydana gelip gelmediğine karar verir.

Meydana gelen olaylardan cinsi ilişkinin oluştuğu kolayca anlaşılabiliyorsa, yargıç zinayı

sabit sayacaktır.

Yukarıda da yeğnildiği gibi vukuunun ispatı büyük güçlükler arz ettiğinden aşağıdaki hallerde

zinanın vukuuna delil teşkil ettiği içtihat olmuştur:

Çocuk yapma kabiliyeti olmadığı tıbben sabit olan kocanın, karısının gebe kalmış olması,

Eşlerden birinin zührevi hastalıklarından(cinsel yolla bulaşıcı olan hastalıkların tümüne

verilen ad) birine yakalanmış olması,

Kocanın izinli olarak 300 günden fazla eşinden ayrı olması ve evine döndüğünde

kendisinden olmayacak doğum tarihi taşıyan çocuğun bulunması,

Karının, çocuğu başka bir kimseden olduğuna dair mektupla ikarı(açıkça söylemek,

saklamadan beyan etmek) bulunması,

Karı kocadan birinin yabancı bir erkekle(karının) veya kadınla(kocanın) münasip

olmayan yerlerde gezmeleri veya arabayla dolaşmaları,

Karı kocadan birinin yabancı bir erkekle veya kadınla bir odada yatmış veya kapanmış

olmaları halinde,

Karının bir erkekle, erkeğin başka bir kadınla uygunsuz şekilde fotoğraf çektirmiş

olması,

Karının bir başka erkekle yatak odasında yarı çıplak olarak yakalanması,

Karının veya kocanın başka bir erkekle cinsi ilişkide bulunduğunu itiraf etmesi,

Çocuğun kan gurubunun eşlerin kan gurubuna uygun olmaması,

Doktor raporu ile eşinin dışında cinsel ilişkide bulunduğunu belirleyen meni lekelerinin

doktor raporu ile sabit olması, gibi.

4-ZİNA MUTLAK BOŞANMA SEBEBİDİR

Karı ve kocadan birinin zina yaptığı anlaşılınca yargıç boşanma kararı vermek

mecburiyetindedir. Zina yüzünden boşanmaya karar verilebilmesi için müşterek hayatın

çekilmez hale geldiğinin ispatına lüzum yoktur. Zina sebebine dayanılarak açılmış olan bir

boşanma davasında davalı eş diğer eşin de zina etmiş olduğunu iddia ve ispat etse bile bu

durum açılmış olan davayı düşürmez; yani “zinalar takas ve mahsup edilemez”. Bu bakımdan

zina mutlak boşanma nedenidir.

Konu ile ilgili bir Yargıtay kararına göre,”Zinaya dayanılarak açılan boşanma davasında;

zinanın ispatı halinde, eşlerin barışmalarının ihtimal dahilin de bulunduğundan bahisle

ayrılığa karar verilemez. Boşanmaya karar verilmelidir”.

Yine konuyla ilgili başka bir Yargıtay kararına göre,”Karı ve kocanın halen başka bir

erkekle(karının) ve kadınla(kocanın) zina etmekte olmaları onların zina sebebine dayanarak

boşanma davası açmalarına engel olmaz. Böyle bir halde oluşan mevcut olaylar aile bağını

derinden zedelemiş ve ortak hayat çekilmez bir hale getirilmiş sayılır. Kökünden sarsılmış bir

aile birliğinin devamının da toplum için hiçbir faydası olamaz.

5-DAVA HAKKININ DÜŞMESİ

Zina sebebi ile boşanma davası açma hakkı iki halde düşer. Bunlardan biri, dava hakkı olan

tarafın zina yapan eşini affetmesi, diğeri ise belli süreleri geçmiş olmasıdır.(Medeni Kanun

madde 161/1,2)

A-Zina Yapan Eşin Affedilmesi

Medeni kanunumuzun 161/3’e göre,”affeden tarafın dava hakkı yoktur” denmektedir. O hâlde,

dava hakkı olan eş zina yapan eşini affederse artık dava hakkı ortadan kalkar Af açık veya

örtülü olabilir, fakat mutlaka affeden eşin serbest iradesinin ürünü olmalıdır; yani aldatma

veya korkutma yoluyla elde edilmiş olmamalıdır.

Acaba eşin zinasına önceden râzı olma veya onu zinaya hazırlama ve yöneltme hâli bir af

sayılabilir mi?

Medeni Kanunumuz “zinaya önceden muvafakat etmekten” söz etmediğine göre, eşin zinasına

razı olan taraf boşanma davası açamayacağı söylenemez. Mamafih doktrinde bu hâller de “af

kapsamına sokmak ve dolayısı ile eşin zinasına razı olan veya onu bu yola iten tarafın artık

boşanma davası açamayacağı kabul etmek” yönünde her ne kadar görüşler olsa da Yargıtay

eşlerin birbirinin zinasına razı olmalarını ahlâka aykırı bulmuştur ve bunu af mahiyetinde

görmemiştir.

Konu ile ilgili bir Yargıtay Büyük Genel Kurulu kararına göre,”kocasının başkasıyla evli

olmayan bir kadınla zina yapmasına önceden müsaade eden karının, fiilin işlenmesinden

sonra Türk Ceza Kanunu’nun 108’inci maddesindeki süre içinde vukuu bulan şikayetin geçerli

bulunduğuna dair”.(YBGK 23.05.1966 3-5)

Karının ve kocanın bir memuriyette yükseltilmesi, bulunduğu makamı muhâfaza etmesi veya

herhangi bir çıkar elde edebilmek için veyahut da boşanma sağlayabilmek maksadıyla eşini

cinsi münasebette bulunmaya teşvik ederse eylemin vukuundan sonra zinaya teşvîk eden eş

aleyhine boşanma davası açılabilir.

Zina meydana geldikten sonra, dava hakkının afla kalkabilmesi için af beyanının zinayı yapan

eşe yönelik olması gerekir. Affedenin sezgin olması, serbestçe karar vermesi gerekir.

Af şarta bağlı olarak ta yapılabilir. Örneğin; eşin durumu düzeldiği takdirde veya aile birliği

hayatına aykırı hareketlerinden vazgeçmesi halinde eşini affedeceğini belirte bilir. Eşine

bundan böyle normal hareket etmediği takdirde “seni boşarım” demesi gibi.

Boşanma davasının açılması veya boşanma talebinden vazgeçme, aile birliğinin devam etmesi

af anlamına gelmez. Hatta eşi ile cinsi münasebette bulunmaya devam etmesi affa delil olmaz.

Affın var olabilmesi için eşler arsında münasebettin dışta yabancılar tarafından samimi bir

şekilde görülmesi gerekir. Eşlerin birlikte eğlence yerlerine gitmeleri, seyahate çıkmaları gibi

durumlar barışma, af olarak taktir edilebilir.

Konu ile ilgili bir Yargıtay kararına göre “Zina davasından vazgeçtikten sonra şiddetli

geçimsizlik meydana gelmiş ise, zinaya dayanarak boşanmaya karar verilemez”.

B- Dava Açabilme Süresi

Medeni Kanunumuzun 161/2’inci maddesine göre “Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini

öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her halde zina eyleminin üzerinden beş yıl geçmekle

dava hakkı düşer”.

Kanunumuzda sözü edilen süre zaman aşımı süresi olmayıp bir hak düşürücü süredir. Yargıç

sürenin geçtiğini öğrenirse, bunu resen nazarı itibaren alır.

Zinanın öğrenilmesinden itibaren altı ay geçince dava hakkının düşmesinin nedeni; zinayı

öğrenen eşin boşanma davası açıp, açmayacağı hakkındaki şüphe ve kaygıların bir an önce

ortadan kalkması aile birliğinin devamı hakkında bir an önce, herhangi bir karara

varılabilmesi içindir. Uzunca bir sürenin kabulü halinde kuşkusuz ki aile birliği huzursuz

olacaktır.

Zinanın vukuu bulmasından itibaren yürüyen beş yıllık dava hakkının beş yıl sonun da

düşmesinin sebebi ise geçen uzun zaman etkisi altında ört bas edilen bir olay meydana

çıkartmakta ve çekişme konusu yapmaktan kaçınmak içindir. Uzun süre devam ede gelen aile

birliğinin eski bir suç yüzünden dağıtmak doğru olmaz.

Konu ile ilgili Yargıtay kararına göre “Karısının zinasına davacının öğrendiği tarihin tespiti

hususunda toplanan delillerin taktiri hakime aittir”

Medeni Kanunumuzun 161’inci maddesinde öngörülen sürelerin geçmesi ile aldatılan eşin

şiddetli geçimsizliğe dayanarak bir boşanma davası açması ve geçmiş zina olayını da

geçimsizlik nedeni olarak ileri sürmesi mümkündür.

Altı aylık sürenin başlaması için zinanın oluşumunun kesin olarak öğrenilmesi gerekir.

Aldatılan eşin zinadan şüphelenmesi altı aylık sürenin geri sayımı için yeterli değildir.

Sonar Hukuk Danışmanlık Gaziantep Hukuk Bürosu

Sonar Hukuk ve Danışmanlık yeni web sitesiyle karşınızda.

Sizleri de Gaziantep ‘ de bulunan hukuk ve danışmanlık ofisimize bekliyoruz. En iyi hizmeti vermek için çabalayan Sonar Hukuk, her zaman memnuniyeti göz önünde bulundurur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

gaziantep hukuk bürosu, hukuk büroları gaziantep, gaziantep hukuk büroları iş ilanları, gaziantep
avukat listesi, gaziantep’in en iyi avukatları, gaziantep boşanma avukatı, gaziantep bayan avukatlar, hukuk bürosu iş ilanları, gaziantep ceza avukatı